Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA-
"Ey insanlar, (ehli) çok inatçı ve nimetlere karşı nankör bir zamanda sabahladık. (Bu zamanda) iyiler kötü sayılıyor, zalim zulmünü/isyanını arttırıyor. Bildiğimiz şeylerden faydalanmıyor, bilmediklerimizi sormamakta ve musibet-bela gelip çatmadıkça da korkmamaktayız, insanlar dört kısımdır:
Bir kısmı ruhları zayıf, kılıçları kör ve malı-mülkü (ekonomik durumu) az olduğu için yeryüzünde fesat/bozgunculuk çıkarmazlar.
Bir kısmı da kılıcını çekmiş, kötülüğünü açığa vurmuş, yaya-atlı tüm adamlarını toplamış, fitne-fesat için kendini hazırlamış, dinini yok edip gitmiştir. Bütün bunları da elde edeceği mal veya başbuğu olduğu atlılar (ordu) veya kendini yüceltecek bir minber edinmek için yapar. Dünyayı nefsi için bir değer görmen ve (dünyayı) Allah'ın indinde olanlara tercih etmen ne de kötü ticarettir...
Bir kısmı da dünyayı ahiret ameliyle (ibadet ve kulluğunu gösteriş yaparak) ister ve ahireti ise asla dünya ameliyle (gerçek ibadet, zühd ve takvayla) talep etmez. Kendini mütevazı gösterir, adımlarını (zararsız insanlar gibi) birbirine yakın atar, (ibadet için) eteğini toplar, kendini emin-güvenilir kılmak için süsler. Allah-u Teâlâ’nın örtüsünü de günahlara bir vesile kılar.
Bir kısmı da hiç bir yüceliği olmadığından ve bir makam ve mevkiiye ulaşacak aracı/imkânı bulunmadığından evinde inzivaya çekilmiş, artık arzularına ulaşamaz bir halet içinde bu kaldığı haliyle de kanaat ehli görünür ve zühd elbisesine bürünür. Hâlbuki ne geceleri ne de gündüzleri kanaat ve zühd ehli değildir.
Geri kalanlarsa gidecekleri yeri (ahireti) anmakla gözlerini yumarlar. Mahşer korkusuyla gözyaşlarını dökerler. Onlardan bazısı sürülmüş ve ürkmüş, bazısı korkmuş ve yenilgiye uğramış, bazıları susmuş ve ağızlarını yummuş, bazıları da insanları ihlâsla (doğru yola) davet etmiştir. Bazıları üzülür, sızlanırlar. Takiyye sebebiyle adları-şanları anılmaz, zayıflık kavramıştır onları. Adeta acı-tuzlu bir deniz içindedirler. Ağızları bağlı (sesleri çıkmaz) ve kalpleri yaralıdır. Halka öğüt vermekten usanmışlar. Yenilgilerden dolayı güçsüz düşmüş ve öldürüle-öldürüle azalmışlardır.
O halde dünya, deri tabaklanan ağacın yaprağından ve yün kırpılan makasın artığından daha düşük/aşağı olmalı. Sizden sonrakiler sizden ibret almadan, sizden öncekilerden ibret alın siz. Kınanmış çirkin dünyayı terk edin. Zira dünya, sizden daha çok kendine alaka duyan ve kendisiyle dostça ilişkiler içinde olan kimseyi bile atıp reddetmiştir."
Bir hatibin, bir yazarın herkesi memnun etmesi, elbette mümkün değil! Özellikle fikirlerin ayrıştığı, yaşantının farklılaşıp amellerin yabancılaştığı, cemaatlerin bölünüp grupların çoğaldığı, hak duygusunun kaybolup tarafgirlik mantığının hakim olduğu," at izinin it izine karıştığı" ortam ve toplumlarda, yazmak da zordur, konuşmak da!..
Ancak bu mektebin gelecek yüz yıllarını, bin yıllarını düşünen ve dert edinen sorumluluk sahibi insanların görevlerini yerine getirme mecburiyetleri ve kendi aleyhlerinde kendilerine birilerinden söz götürüp ortamı alevlendiren "nemmam"lara da kulak vermeme hatta onları teşhir etme mecburiyetleri vardır.
Yazılan bir yazı veya konuşulan bir konuda muhataplara düşen görev, bu konuşulan ve yazılan şeyler yanlış ise, onları düzeltmek ve failini ilkeli ve üslubuna uygun bir şekilde ikaz etmektir. Eğer maksat muğlak ise ve anlaşılmıyorsa bu durumda da faile maksat ve amacı sorulmalıdır.
Ancak bunu yaparken samimi ve inandırıcı olmalılar. Aksi halde, itiraz ve tenkitleri hükümsüz kalır ve" lâf ü güzaf’tan" öteye geçmez.
Bu sebeple, bir takım konuşmalar ve satırlara dökülen bazı düşünceler hakkında kamuoyunun gösterdiği lehte/aleyhte tepkiler hak mizanına göre yapılmalı. İster övgü, ister tepki takımcılık ruhu ile yapılmamalıdır. Zira İlahi ve akli ölçütlere göre hak onaylamadığın birisi tarafından yapılsa veya söylense hak olmaktan çıkmaz. Yine yanlış, kardeşin-onayladığın birisi tarafından söylense veya yapılsa yanlış olmaktan çıkıp doğru olmaz. Doğru her yerde doğru olduğu gibi yanlış da her yerde yanlıştır. Ancak doğrular ile yanlışların ölçüsü ve ayarı kişiler olmamalıdır. Yani doğrular ve yanlışlar kişilere göre değerlendirilmemelidir. Böyle olduğu takdirde onayladığının yanlışını gül, onaylamadığının doğrusunu da diken kabul edersin.
İnsan kendisini ölçü kabul ettiği durumda doğrular ve yanlışları kendisine göre değerlendirir. Oysa doğrular ve yanlışların ölçüsü-furkanı ilahi kavramlardır.
Üzülerek belirtecek olursak; camiamızda bir kutuplaşma tehlikesi ile karşı karşıyayız. Örneğin diyanetin son olarak ortaya attığı "mele-molla" konusunda, yapılan konuşmalar açıklanan bildiriler oldu. Ancak dikkat ettim, bu konuyu köşesine taşıyan internet sitelerinde medyada konuşanlar hakkında, bildiri yayınlayanlar hakkında haklı haksız ilginç yorumlar yazmışlar, yazmaya da devam ediliyor. Asıl konu bir tarafa atılmış eli kalem tutanlarımızın büyük bir bölümü bir birlerini yok sayma seline kapılmışlardır. Konu üzerinde tartışılacağı, fikir üretileceği yerde biri "bizimki doğru söyledi" bir diğeri "hayır sizin ki yanlıştır bizimki en doğru olanı söyledi" söylemleri ile atışmaktalar.
Bunların bir kısmının konuya “tarafgirlik” kaygısıyla yaklaştığı, bir kısmının da “karşıtlık” refleksiyle tepki gösterdiği görülmekte.
Böyle olunca da, meseleye akl-ı selim ile yaklaşma ya da sağduyu ile hareket etme fırsatını toplumca kaçırmış oluyoruz.
Oysa söz konusu meseleye bakılırken “şahıs” merkezli değil de “konu” merkezli yaklaşılmış olsa ve bu konu hakkında insanî, İslamî ve mektebi tavrımızın ne olması gerektiği üzerinde durulsa, bu kadar gürültü çıkarmaya gerek kalmayacak!
Ama işin içine “tarafgirlik” ve “karşıtlık” gibi iki zıt bakış açısı girince, olaylara bakış da “objektif” olmaktan çıkıp “sübjektif” hale dönüşüyor.
Bir düşüncenin sahibi, bir ilim adamı, bir yazar elbette ki inandığı ve savunduğu görüşlerin tarafında yer alacaktır. O görüşleri kim seslendiriyorsa onları destekleyecek ve yanında yer alacaktır.
Bu anlamda, fikir adamlarından, ilim adamlarından, yazarlardan tarafsız olmasını beklemek, yanlış ve beyhudedir.
Her fikir-ilim adamının her yazar-çizerin bir tarafı vardır.
Her Ehl-i beyt sevdalısı, Ehl-i beyt ölçütlerine göre, doğru, iyi ve güzel ne varsa onun tarafında yer almalıdır, bu manada kimse tarafsız olamaz.
Şahıslar, düşünceler, gruplar, cemiyetle, cemaatler ve bunların yaptıkları, hangisi olursa olsun mektebi değerlere uyuyorlarsa onlar herkesin kabulü olmalıdır, desteklenmeli ve savunulmalıdır.
Aklî olan da, vicdanî olan da, ahlakî olan da, İslamî olan da, mektebî olan da budur.
Şu ortada olan tabloyu değerlendirdiğimde, diyorum ki, acaba İmam Ali (a.s) bu gün fiziki olarak aramıza katılsa ve Nehcül Belağa'nın 32. hutbesini bu gün konuşmuş veya bir yerde yazmış olsaydı konulara taraf mantığı ile yaklaşanlar acaba…!!!?
Selam ve Dua ile…
Mehdi AKSU